Gece Notu

 İnsan, içindeki yankının bir başka zihinde kendiliğinden çınladığını fark ettiğinde, bir şeyler yerinden oynar. Benlik, artık yalnız bir yapı değildir; sızdırır. Başka bir zihnin varlığı içeri dolmaya başlar, görünmeden, sormadan, izin almadan. Bir misafir gibi değil, bir hayalet gibi. Ve bazı hayaletler, ne kovulabilir ne de ağırlanabilir.

 Bu durum, neredeyse delüzyonel bir his yaratır. Çünkü akıl, karşısındakini “tanıma” hissini zamana ya da deneyime dayandırmak ister ama bu tür bir senkronizasyon hiçbir zamana, mekana, hatta nedene bağlı değildir. O yüzden rahatsız edicidir. Ama aynı zamanda yatıştırıcıdır da. Çünkü insan kendi benzerini bulduğunda, kendi kendine verdiği tüm anlamların dış dünyada da yankılandığını fark eder. Bu hem muazzam bir yalnızlık ilacı, hem de yeni bir yalnızlık sebebidir. Zira artık yalnızlık “anlaşılmamaktan” değil, “anlaşıldığını fark edenin ne yapacağını bilememesinden” doğar.

 Bu tür bir bağlantı, bir tanışma hali olmaktan çıkıp, bir nevi "hatırlayışa" dönüşür. Sanki o zihin zaten hep oradaydı. Belki unutulmuş bir anıda, belki bir rüyanın silik anaforunda, kıyıda köşede beklemiş, şimdi de yalnızca geri dönmüştür. İnsan, kendi gibi olanı bulduğunda aslında kendini bulur. Ama bu "kendilik", daha önce hiç tanışılmamış bir versiyondur. Aklın içinin bir izdüşümünü başkasının zihninde fark etmek, hem mucizevi hem ürkütücü. Çünkü artık kendini yalnızca kendi gözlerinden değil, onun gözlerinden de görebilir hale gelmiştir.

  İç sesini başka bir zihnin labirentinde duyduğunda, “ben” dediği şeyin ne kadar geçirgen olduğunu fark eder insan. Sanki biri bir düşünceyi sadece düşünmeye niyetlendiğinde, diğeri onun sonunu çoktan işitmiştir. Bu, sadece bir bağlantı değil; bir tür sızıntıdır da. Hiç açılmamış bir kapının ardında biri zaten bekliyordur. Bu durumun açıklanamayan kısmı da buradadır; insan, ne zaman kendi derinliğinin bir başkasında da bulunduğunu fark eder, o zaman kelimelere daha fazla sığınır. Kelimeler, sanki anlamayı değil, kaçışı örer. Zihin, savunma mekanizması gibi çalışır; çok şey söyler ama hiçbir şey anlatmaz, sorular doğurmasına izin verir ama cevaplar hep örtünün altında bırakılır. Yakın görünür ama içeri almaz. Aniden çok şey anlatmak, ama hiçbir şey söylememek sadece temasın hızını kesmek için yapılan bir oyun aslında. Çünkü her cümle, karşıdaki zihin için bir kapıdır ve kapılar açıldıkça kaçacak yer kalmaz. Kendi derinliğini yıllarca yalnızca kendine anlatmış biri, aniden bu derinliğin bir başkasında da bulunduğunu fark ettiğinde, sözcüklere sığınır. Ama sözcükler çare değildir; çünkü bu bağ, kelimelerin değil, kırılmaların içinde oluşur. Tehlikeli de bir temastır, çünkü dokunmadan bırakılan izler, pek çok deneyimle kıyas dahi kabul etmez.

 Kendi benzerini sezmek, belki de bize, kendimizi olduğumuz gibi gösterecek tek aynamzıdır.

 Ya da belki de böyle bir bağa ihtiyacımız olduğundan, bu delüzyonu yaratmaya meyilliyizdir (ki ben delüzyonellikte çokça kıdemliyim). Yine de her şekilde, üzerine yazmaya değer.

Popular posts from this blog

Evreka Yanılgısı

Süper Katı Işık