Posts

Yeşil Peri Etkisi

 Absinthe içenler, aslında bir “yeşil peri” görmez. Ama ilk yaygınlaştığı döndemde azımsanamayacak kadar çok insan, onunla konuştuğunu iddia eder. Yıllardır süregelen, bir çok esere konu olan ve namını da aynı isimle yürütmesini sağlayan "yeşil peri" efsanesi; zamanın sanatçılarının, eserlerinde ardı rdına konu alması ve defalarca birbirinden esinlenerek resmetmesiyle ortaya çıkan bir sanrıdır. Albert Maignan’ın  “The Green Muse” tablosundaki gibi sayısız yeşil peri figürü, bilinçli bir zihinsel yanılsamanın resmidir. O tabloya bakan bir ressam, içtiği absinthe’in baş döndürücü etkisini zihninde o kadar detaylı bir periye dönüştürür ki, yıllar sonra bile başka biri içtiğinde gördüğüne değil, ona önceden çizilen hayale inanır. Ve o noktada, içkinin etkisi değil; zihnin bir dönemin sanatçılarının tasvirleriyle yönlendirilmiş gerçekçi sanrılar ortaya çıkar. Hatta öyle ki, sonrasında çok defa absinthe içse de "yeşil periyle" hiç tanışmamış insanlar bile, kendisi görmese...

Heretik

  İnaç ve din.   Her ‘ruhani doktrinin’ ve sınırları çizilmiş her kavrama göre heretik ilan edilmiş biri olarak, hayran olduğum bir meseledir bu. Birbiriyle aslında taban tabana zıt olan bu iki kavramın; insanlığın soluğuna yayılmış bir afyon olduğunu, "inanç" kisvesi altında pazarladıkları o sanrının ise zihinlere itina ile çekilmiş kalın bir perde olduğunu her fırsatta dile getirmekten büyük bir haz duyarım. Ne var ki, son bir yıllık periyotta inancımı daha aleni bir biçimde ifşa ettiğimden beri, aynı hakikatleri dillendirmem insanlara eskisinden çok daha absürt geliyor. Zira zihinleri; inancımın böylesine kök salıp da din denilen kuruma dair fikirlerimin yumuşamamasına, bilakis çok daha sarsıcı ve acımasız kelimelerle keskinleşmesine bir türlü akıl erdiremiyor. Belki de beyin denilen o harikulade organı kullanmaktan pek hazzetmeyen varlıklar olduklarını kanıtlamak için uygun bir sahne arıyorlar. Ben kendime anlayış ve sabır dersi veren biri olduğum için, elbette sosyal...

Kapı, Eşiğine Sığmıyor

 Yaşamın, saniyelerimizi bize fidyeci bir tüccar misali geri sattığı bu devasa pazaryerinde, trajedimiz ne büyük bir bayağılıkla sahneleniyor. Önümüze atılan sevgi kırıntılarından, o en alt sınırdan tadabildiğimiz yavan duygulardan devasa ve karanlık anlamlar devşirmeye çalışıyoruz; adeta sığ bir çamur birikintisinde okyanusun derinliğini arar gibi. "İnsan ürettikçe başarılıdır" zırvası, modern çağın en sinsi safsatasıdır; içini kanla, terle ve gerçek bir ruhla doldurmadığımız sürece bu cümle, bizi kendi boyunduruğumuza aşık eden bir ninniden ibarettir. İçinde çürüdüğümüz bu tahakküm mekanizmasını hafife alıyoruz, zira aklımızı kaçırmamanın yegane yolu, bu pespaye illüzyona tutunmaktan geçiyor. Peki ama, aksi yöndeki her çığlığı, her isyanı anında ambalajlayıp kendi vitrininde bir tüketim nesnesi olarak satılığa çıkaran bu sinsi leviathan, bizden asıl neyi gasp etti? Ruhumuzun o dizginlenemez, vahşi ateşini mi? Yoksa acı çekme onurumuzu mu?  İnsan, kibrinin loş koridorlarında...

Pencere Sesi

PDF Ne zaman yazdım, emin değilim. Yeni buldum ama ona eminim.

Büyüyünce Tanrı Olacağız

 Zamanı yalnızca çizgisel bir yara gibi okuyan bizler, onun derinliğini hep yanlış yerden tuttuk. Çünkü zaman hiçbir zaman düz bir çizgi olmadı; daha çok kendi üstüne kıvrılan, gölgeleri birbirine bulaştıran, bazen kendi başlangıcını boğan bir düğüm gibiydi. Bu düğümün içinde yürürken, henüz olmadığımız ihtimallerle, çoktan geride bıraktığımız kırılgan yansımalar arasında sıkışmış halde nefes alıyoruz.  Eğer zamanın bütün katmanlarını aynı anda görebilseydik, geçmişin çatlamış kabuğunu, şimdinin kararsız nabzını ve geleceğin keskin ihtimallerini; o zaman kendimize dair tek bir yüzle karşılaşmazdık. Bir çocuğun titreyen ürkekliği olurduk; bir yetişkinin çürümüş arzularla dolu karanlık gövdesi de biz olurduk; ikisinin arasında asılı duran, ikisine de ait olmayan o tuhaf 'yarım varlık' da biz olurduk. Zihnin bütün çatlakları aynı anda görünür hale gelirdi ve belki de ilk kez, seçim dediğimiz şeyin hiçbir zaman yalnızca bir anlık irade olmadığını anlardık.  Zihnimiz de bilinc...

Anamnesis

 Işığın kendini açığa vurmasına izin verdiğinde, karanlığı yarıp geçmez; onu yok etmez. Yalnızca o karanlığın üzerindeki egemenliğini gevşetir, hükmünü sessizce geri çeker. Çünkü karanlığın buyruğu altındaki bir bilinç, sahte bir ışığın cazibesine düşmeye her zaman daha yakındır. İçindeki benlik, nihayet sözü sana bıraktığında, ancak o zaman ışıkla karanlık arasında seçim yapabilecek gücün sende saklı olduğunu hatırlarsın.  Hatırlamak için önce unutmak; kendini bulmak için de kaybolmaktan çekinmemek gerekir. Ruhunu daraltan düzenlerden sıyrılmak istiyorsan, o düzenin seni her biçimiyle reddedeceğini kabul etmeli; kendini onların gözünde makul bir çerçeveye sıkıştırmaya çalışmaktan vazgeçmelisin.  Kendine ait olanı bulma arzusu, kimi adımların birbirine karışmasına neden olabilir. İnsan ancak kendini bulmaya niyetlendiğinde, içindeki kıvılcımı tutuşturan şeyler yoluna çıkar. Belki de bazı insanlarla kurduğumuz bağların, sözlerin ve zihnin ördüğü mantık duvarlarını zahmetsi...

Başa Çıkmakla Başa Çıkmak

 Zihin bazen, gerçeğin dikenli yatağında yatmaktansa, bir yalanın kadife örtüsüne sarılmayı seçer. Gerçeğin ağırlığına dayanamayan benlik, onu bükerek daha taşınabilir hale getirir. Bu, bir kaçış değil; bir yeniden yazım çabasıdır. Tıpkı antik bir efsaneyi yeniden kurgulamak gibi. Acıdan doğan bir mitos yaratılır. İnsan, kendi hikayesinin tanrısı olur.  2003 yılında Almanya'da belgelenmiş bir vakada, görme yetisini yıllar önce kaybetmiş bir kadın, çoklu kişilik bozukluğu (DID – Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu) tanısı almıştı. Bu kadın, travmatik geçmişiyle başa çıkmak için zihninde birden fazla benlik yaratmışt ancak, tuhaf olan şuydu; içlerinden bazı “kişilikler” kör değildi. Yani, kadının beyninde görsel korteks hasarsızdı, ancak "esas" kişilik görmeyi reddediyordu. Ne zaman ki travmatik belleğin uzağında şekillenmiş bir başka kişilik devreye girse, kadın birden görmeye başlıyordu. Bu tıbbi olarak şaşırtıcıydı. Çünkü fiziksel gözler aynıydı; yalnızca zihnin kullandığı “be...