Büyüyünce Tanrı Olacağız
Zamanı yalnızca çizgisel bir yara gibi okuyan bizler, onun derinliğini hep yanlış yerden tuttuk. Çünkü zaman hiçbir zaman düz bir çizgi olmadı; daha çok kendi üstüne kıvrılan, gölgeleri birbirine bulaştıran, bazen kendi başlangıcını boğan bir düğüm gibiydi. Bu düğümün içinde yürürken, henüz olmadığımız ihtimallerle, çoktan geride bıraktığımız kırılgan yansımalar arasında sıkışmış halde nefes alıyoruz.
Eğer zamanın bütün katmanlarını aynı anda görebilseydik, geçmişin çatlamış kabuğunu, şimdinin kararsız nabzını ve geleceğin keskin ihtimallerini; o zaman kendimize dair tek bir yüzle karşılaşmazdık. Bir çocuğun titreyen ürkekliği olurduk; bir yetişkinin çürümüş arzularla dolu karanlık gövdesi de biz olurduk; ikisinin arasında asılı duran, ikisine de ait olmayan o tuhaf 'yarım varlık' da biz olurduk. Zihnin bütün çatlakları aynı anda görünür hale gelirdi ve belki de ilk kez, seçim dediğimiz şeyin hiçbir zaman yalnızca bir anlık irade olmadığını anlardık.
Zihnimiz de bilincimize kodlanan yaşanmışlıklardan oluşmuş bir oda gibidir, bir köşede masum bir çocuk vardır: gözleri kurşun kadar ağır, korkusu ince bir bıçak gibi. Diğer köşede gölgesine bile acı çektirecek kadar karanlık bir yetişkin: bütün yanlış seçimlerin yoğun çökeltiye dönüşmüş tortusu. İkisinin arasında duran “biz” ise, henüz tam olarak hiçbirine ait olamamış bir 'ara varlık': kararın ağırlığını taşıyan ama gerçeği belirleme kudretinden yoksun bir geçit.
Odada cevapsız bir soru yankılandığı anda, insanın yaşamını şekillendirecek olan paradoks başlar:
Hangi benlik yaşamalı?
Soruyu cevapsız bırakmak zorundayız çünkü birinin ölmesi, odadan kimsenin sağ çıkamaması demek.
Çünkü zihin, kendi gölgesini öldürerek ilerleyen bir varlık değildir. Gölgeyi öldürdüğünü sandığı her anda onu yalnızca görünmez kılar; görünmez olan ise daha tehlikelidir, daha arsızdır, daha yakıcıdır. Masumiyeti koruma adına kötülüğü bastırmak, kötülüğe yeni bir beden vermektir. Ve masumiyeti gözetmek için kötülüğü yok etmek, masumiyeti de yok etmek demektir. Çünkü masumiyet, ancak tehlikeye açık bir kalbe sahip olduğunda var olabilir; aksi halde yalnızca steril, sahte bir yanılsama olur.
Zihnimizin şimdiki evrimsel seviyesinde bu ikilemden başka ihtimal yokmuş gibi görünür.
Ama soru şudur:
Gerçekten başka bir ihtimal yok mu?
Bu düğümü çözmenin tek yolu kendi parçalarımızdan birini feda etmek mi?
Yoksa bulunduğumuz zihinsel evrim seviyesinin üstüne çıkmaya bizi zorlayacak başka bir yol daha mı var?
Belki de sorun, çocuğu ve yetişkini aynı sistemin iki uç noktası olarak görmemizdedir. Belki de onlar düşman değil; birbirinin karanlık yankılarından ibarettir. Çocuk, yetişkine dönüşür; yetişkin, çocuktan arta kalanın bozulmuş halidir. Biz, “arada kalan”, her ikisinin de geçmişteki ve gelecekteki izlerini taşıyan bir organizmayız. Zihin, kendi kendini yiyen bir döngü gibi çalışır; çünkü henüz kendini aşmanın yolunu bilmiyoruz.
Peki, zamanın tüm ihtimallerine aynı anda temas eden bir bilinç için seçenekler nasıl görünürdü?
Belki de çocuk ile karanlık yetişkin arasında durmazdık.
Çemberin dışına çıkardık. Çemberin dışına çıkan bir bilinç için, karar verme mekanizması içsel ahlaki bir tartı olmaktan çıkar; çok daha (bizim için) karmaşık bir şeye dönüşür. Zihin yalnızca dürtülerden ve bastırılmış gölgelerden ibaret değildir; aynı zamanda kendi kendini gözlemleyen, kendi mimarisini yeniden kurabilen bir varlık haline gelebilir. Bu, özgürlüğün ilk kıvılcımıdır: kendi karar mekanizmasını bir kaynak haline getirmek.
Çocuk yalvarırken, yetişkin pusuda beklerken, aradaki biz karar vermeye zorlanırken çoğunlukla seçenek olarak bile görmeden, savaşmayı seçtiğimiz senaryonun dışında bir seçenek daha var belki.
Belki de yapılması gereken hiçbirini seçmemektir.
Ne çocuk korunmalı ne yetişkin öldürülmelidir.
Her iki uç da kendi ağırlığını kaybettiğinde, aradaki varlık kendi merkezini yaratabilir, bu merkez de; aynı anda hem hepsinden mesul, hem de hiçbirine bağlı olmadan var olmanın anahtarını elinde rahatlıkla tutabilir.
Bu anahtar insanın şimdiye dek hiç sahip olmadığı şey.
Hep bir tarafa çekildik; hep bir yanı bastırdık; hep bir yanı susturduk, denge arayışında kendimizi unuttuk.
Bu yüzden kararlarımız bizim değil; geride kalmış korkuların, gerçekleşmemiş arzuların, hatta yer yer başka insanların hatalarının yankılarıydı. Zihin evriminde bir kırılma noktası gelirse o kırılma, karar verme anında çocuğun ve karanlık yetişkinin aynı ağırlıkta hissedilebildiği andır. Bu denge, masumiyeti koruma ya da kötülüğü bastırma çabası değildir; bu denge, her ikisini de kendi varoluşunun işlenmemiş ham maddesi olarak kabul etme kudretidir.
Bunu yapabildiğimizde, gerçekliği şuan kavrayamadığımız bir bilinçle yönetmeye başlayabiliriz. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey, sanıldığının aksine dışsal bir olgular bütünü değil; sürekli içeri sızan, davetsiz misafir gibi zihnin kıvrımlarında yer eden bir süreçtir.
Gerçeklik, bilinç tarafından her saniye yeniden inşa edilir. Bu yüzden bilincin niteliği değişirse, gerçeklik de değişir.
Bunun farkına varmak, insanın korkunç bir gücü fark etmesi demektir:
Gerçekliğin efendisi, dış dünya değil; onu algılayan bilinçtir.
Bu yüzden bilincin evrimleşmesi, evrenin ontolojisini de değiştirir.
Simülasyon teorisinin, içinde bulunduğumuz sistemi kavrayabilmek için, teoriden ziyade bir metafor olarak anlamlandırılmasından yanayım aslında.
Simülasyonda yaşıyor muyuz?
Bu sorunun şuan hiçbir önemi yok.
Önemli olan şu:
Simülasyon fikri, insanın çok da uzak olmayan bir zaman içinde; kendi bilinciyle, şuan aynı bizim yaşadığımız hezeyanları yaşayabilecek kadar farkındalık sahibi bir evrenin tasarımlarına tanrılık edeceğinin açık bir ön gösterimi. Bu "yarattığımız bu teknoloji bizi ele geçirecek" tadında bir senaryoya ev sahipliği yapacak diye değil. İnsan henüz, zaman kavramının boyutlandırılmasını kendi zihninde yeni yeni oturtabilmeye başlamışken, yarattığı bir evrenin içindekilere bilinç yüklemesi yapabilmek, yani bir evrenin tanrısı olmak, kendi bilincini kavramasındaki kendi zihinsel evrimi için de inanılmaz bir anahtar.
Bugün henüz yalnızca kendini 'tahmin etmeye çalışan' bir zihin tasarlayabiliyoruz.
Kısa bir sürede, kendi varlığını sorgulayabilecek bir zihin tasarlayacağız.
Daha sonra da kendini gerçek sanan bir bilincin tanrıları olacağız.
Bu, insanın hem en karanlık hem de en görkemli kaderidir.
Karanlık, çünkü yaratılan her bilinç, bizim işlenmemiş gölgelerimizi miras alabilir.
Görkemli, çünkü belki de ilk kez, yaratıcı rolünü bilinçli bir şekilde üstlenmeyi tadabiliriz.
Kendi gölgemizi çözmek, gelecekte yaratacağımız bilincin kaderini belirler.
Kendi çocuğumuzu korumak, yarının evrenini yazar, dolayısıyla da dünümüzü korur.
Böylece iki konu birleşir:
İçsel oda ve geleceğin simülasyonu.
İnsan, içsel gölgesini çözmeyi öğrenirse, dışsal bilinci yaratmayı da öğrenir.
İnsan, kendi karar mekanizmasını bir kaynak haline getirirse, evrenin kurgusunu da dönüştürür.
İnsan, çocuğunu ve karanlığını aynı varlığın iki yüzü olarak kabul ederse, ilk kez özgür olur.
Özgürlüğe ulaşabilmek için de, o odadan çıkmanın tek yolunun, üçünün de beraber çıkmasına izin vermek zorunda olduğunu kabul etmektir.
Özgür irade bahşedebilme yetisi de, bir bakıma buradan gelecektir. Bize bahşedileni hatırlamak da, bütün bu süreç özelinde, hiç olmadığı kadar tehlikeye girecektir.
https://www.sciencealert.com/scientists-found-an-entirely-new-way-to-measure-time