Kuraldan Çok Kuralcılık
İnsan, hayata adım atar atmaz hissetmenin de, hissettiklerine nasıl davranması gerektiğinin de dikte edildiği bir çevreye gözünü açar. Herkesin, kendi yarım görgüsünü tam bir reçeteye dönüştürüp dağıttığı bir dünyada, hissin kendisi değil, ona eşlik etmesi beklenen davranış kalıpları esas alınır. Sevgi, keder, arzu, öfke ya da kabulleniş. Her birine dair nasıl yaşanacağı konusunda uzun listeler uzatılır. Ve ironiktir ki, o listeleri en hararetli şekilde sunanlar, çoğunlukla kendi duygularının izini bile sürememiş, yalnızca başkalarının onayını kovalarken bir sistemin içine sıkışıp kalmış kişilerdir.
Bu insanlar, bir yandan sana “şöyle hissetmelisin” derken, diğer yandan kendileri hissedemedikleri için artık yaşamaktan değil, sadece var olmaktan söz ederler. “Matrix’ten çıkmak”, "büyük oyunu görmek", "gerçek güce sahip olmak" isterler ama kablolarına sıkıca tutunurlar. Hayatlarını, yapabildiklerinden çok yapamadıkları üzerinden tanımlarlar. Bu çelişki, aslında hissetmenin ne denli kişisel, ne kadar kontrolsüz ve kendine özgü bir şey olduğunu gözler önüne serer. Zira hissin matematiği yoktur, formülü yoktur; sadece yankısı vardır, kişiden kişiye değişen.
Toplum, hissetmenin bile usulünü belirlemek ister. Kimin ne zaman, ne kadar, ne yoğunlukta hissedeceğine dair sözde doğrular fısıldanır. Sanki kalp, herkes için aynı metronomla atar. Ne kadar hissedileceği, ne kadar gösterileceği ve hissedilenin neye dönüşmesi gerektiği bile baştan kararlaştırılmış gibidir. Ama his, hiçbir zaman dikteyle şekillenmez, ortaya çıkarken bile kendini gizler bazen; bir bakışın titremesinde, bir suskunluğun içinde eriyerek. Ve ironik biçimde, herkesin “güç” sandığı şey, çoğu zaman yalnızca kalabalığın onayını almakla ilgilidir. Halbuki gerçek güç, onaydan değil, çoğunlukla inkardan geçer; dayatılan her duygusal refleksi reddedebilme cesaretinden. Acıya gülümsemek değil mesele, acıyı sahnelemekten kaçınmak. Çünkü asıl güç, hissin karşısında dik durmakta değil, onunla birlikte eğilmekte gizlidir. Aynı zamanda güç, başkalarının doğrularını ezberleyip uygulamakta değil, kendi iç sesinin belirsizliğinde bile yürümeye cesaret edebilmektedir. O yüzden, kimsenin aklından ödünç alınmış pusulalarla yürümeyin; his, zaten kendi yönünü bilir.
Hisler, başkasının anlaması için değil; senin dönüşmen için vardır. Asıl trajedi, duyguların kendisi değil; onların nasıl yaşanması gerektiğine dair dayatmaların, insanın özünü şekilsiz bir kalıba zorlamasıdır. Bu yüzden de, hissetmenin doğasına biçim vermeye çalışan her norm, içten içe çürür. Çünkü hiçbir duygu, anlatıldığı gibi yaşanmaz; sadece yaşandığı gibi gerçek olur.
Mesela birini sevmeye başlayınca vejetaryen olmak. Aralarında aslında hiçbir korelasyon yok gibi durur. Fakat zaman zaman önümüze, kesilmek için alınmış bir kuzuya bağlandığı için, onu yiyemeyen insanların görüntüsü düşer, temelindeki his aynıdır; sevgi. Bazı bünyelerde bu duygu, yalnızca bir kişiye değil, hayata temas etme biçimine de sirayet eder. Mesela insan, hiç görmediği bir kuzuya kıyamamaya başlayabilir, olabilir. İçinde yeşeren sevgi, o görmediği kuzuya kadar merhamet sıçratabilir. Elbette bu örnekten yola çıkıp “eğer birini gerçekten seviyorsan hayvansal gıdayı bırakırsın” gibi bir tümevarım yapılamaz; bu hem mantıksız hem de hissin doğasını basitleştiren, absürt bir dikte olurdu. Bu örnek ne kadar tutarsızsa, duyguların nasıl yaşanması gerektiğine dair diğer genellemeler de o kadar gülünçtür. Bırakın o duygu sizde en beklenmedik tepkiyi doğursun, çünkü his, sizde bıraktığı izle anlam kazanır. En azından herkes gibi bir kalıba değil, kendi doğanızın diline sadık kalırsınız. Yeri geldiğinde, herkesin “hayatının fırsatı” dediği şeyleri elinizin tersiyle itmeyi bilmek lazım. Bırakın deli desinler. Eğer bir duygu, sizi dönüştürecek kadar kök saldıysa, kimseye mantıklı gelmek zorunda değildir. Bu hayatta herkes, sadece kendi yolunu, kendi tarzıyla yürümelidir. Duygularınızın doğurduğu o beklenmedik, kalıpların dışındaki bütün reaksiyonlar da, duygunuzun altına attığınız imza olur.
Hissetmeden yaşanmaz, iz bırakmadan var olunmaz. Zaaflar da insanı zayıf yapmaz, tam tersi; bir zaafa sahip olamayacak kadar kendinden vazgeçmektir asıl zayıflık. Başkalarının dikte ettiği şekilde yaşamaya kalkan da, o görmeye çalıştığı "büyük oyunun" içinde piyon olmaktan ileri gidemez. Eğer yürüdüğümüz yol, başkasının ayak izlerinden ibaretse, geriye anlatacak bir hikayemiz kalmaz; yalnızca bir başkasının çoktan yaşanmış anılarını tekrar ederiz. Bu yüzden, bir duygu insanı dönüştürür diye korkmak; güçlü olmaktan çok, esarete mahkum olmaktır. Dönüşüm gerekiyorsa, his zorunluluktur. Ve insanı sevilmekten çok, sevmek iyileştirir.