Anamnesis

 Işığın kendini açığa vurmasına izin verdiğinde, karanlığı yarıp geçmez; onu yok etmez. Yalnızca o karanlığın üzerindeki egemenliğini gevşetir, hükmünü sessizce geri çeker. Çünkü karanlığın buyruğu altındaki bir bilinç, sahte bir ışığın cazibesine düşmeye her zaman daha yakındır. İçindeki benlik, nihayet sözü sana bıraktığında, ancak o zaman ışıkla karanlık arasında seçim yapabilecek gücün sende saklı olduğunu hatırlarsın.

 Hatırlamak için önce unutmak; kendini bulmak için de kaybolmaktan çekinmemek gerekir. Ruhunu daraltan düzenlerden sıyrılmak istiyorsan, o düzenin seni her biçimiyle reddedeceğini kabul etmeli; kendini onların gözünde makul bir çerçeveye sıkıştırmaya çalışmaktan vazgeçmelisin.

 Kendine ait olanı bulma arzusu, kimi adımların birbirine karışmasına neden olabilir. İnsan ancak kendini bulmaya niyetlendiğinde, içindeki kıvılcımı tutuşturan şeyler yoluna çıkar. Belki de bazı insanlarla kurduğumuz bağların, sözlerin ve zihnin ördüğü mantık duvarlarını zahmetsizce aşabilmesi bundandır. “Tamamlanmamış” biri, eğer ona dayatılan denge arayışının telaşına kapılırsa, eksik yanlarını kendisine yabancı bir parçayla birleştirmeye kalkışabilir. Bu da hem kendini hatırlama yolculuğunu zedeler, hem de içine sindiremediği için kapalı bir kutuya hapsettiği, görmezden gelmeye zaten hazır olduğu hislerin üzerine gölge düşürür.

 Hayatımız boyunca yaşadığımız deneyimlere eşlik etmiş insanlara karşı geliştirdiğimiz duygusal yüklerimiz, içlerinde saf sevgiden başka bir şey taşımayan bağlardan doğmuş olsalar bile, zamanla en toksik düğümlere dönüşebilir. Olanı olduğu gibi kabul etmek yerine, duygusal olarak bağlandığımız herkesi (ve en çok da kendimizi) olduğundan farklı bir konuma yerleştirmek, kendimize oynadığımız yıpratıcı, neredeyse körleştirici bir oyundur. Böylece tuhaf bir paradoks doğar: kişileri aklımızda daha “makul” hale getirip varlıklarını meşrulaştırmaya çalıştıkça, bu yanılgı biçim değiştirerek bize zarar veren bir sisteme dönüşür. Bu duygusal yüklerin nereye konumlanacağını öğrenemezsek, zamanla benliğimizi bastıracak kadar keskinleşen bir silaha dönüşebilirler. Yarattığımız bu yanılsamayı takip etmeyi seçtiğimizde, aslında kendi kendimize yeniliriz. Çünkü hiç kimse insanı kendi benliği kadar arzulayama, kendi benliği kadar koşulsuz kabul edemez. Bu yüzden önceliği kendine vermek bencillik değil; kendini dinledikçe bu bağları doğru yönlendirmeyi mümkün kılan bir ustalıktır.

 Gerçekte korktuğumuz şey, kendimize karşı yanılmış olma ihtimalidir. Olayları dar bir bakışla değerlendirip, “Yanılmış olamam, bu böyle; bu duygulara sırt dönülmez” diyerek ördüğümüz duvarların tuğlalarını böylece dizeriz. Bu panik, bazen o duyguların yerine bir yenisini koyamayacağımıza dair kuşkudan beslenir; bazen de kendi kendimize sinsice dikte ettiğimiz doktrinlerin dışına taşmaktan duyulan huzursuzluktan.

 Adı ne olursa olsun, çoğu zaman ışığın varlığını hatırlayabilmek için geçmemiz gereken karanlığın önüne diktiğimiz setler, kendi ellerimizle yerleştirdiğimiz bahanelerdir. İçimizdeki dengeyi keşfetmek için gereken yolculuğu, tam da bu setlerin geçiş izni vermemesinden görmezden geliriz. Hayatımızın başından beri bizi içine almış bu senaryonun yerini ve yazgısını değiştirmekten çekindiğimiz için karanlığa girmekten korkarız. Elimizdekileri, konforumuz bozulmasın diye birer mazerete dönüştürürüz fark etmeden, sonra da içimizde biriktirip kendi kendimize devleştirdiğimiz bir duygu yüküne bürünür.

 Oysa dengeyi aramak için önce tamamlanmak gerekir. Tamamlanmak içinse kendini kabullenmek: kendini hem kusursuz bir ışık kaynağı hem de kaybolmuş parçaların armonisinden oluşan bir karanlık olarak görebilmek. Kendini kabullenmek için, bütün çıplaklığıyla kendini hatırlamak gerekir. Kendini hatırladıkça, unuttuğun her şey birer birer seni bulur. Sen karar verdiğini sanırken, içindeki benliğin, hafızanın kırık parçalarını bir araya getirmeye çalıştığını fark edersin.

 Bu yüzden kendimizle savaşırken, neden savaştığımızı da kabul etmeyi bilmek zorundayız. Bizi tamamlayan bir şeye rast geldiğimizde, yarım kaldığımızı yüzümüze vurduğu için zırhlarımızı indirmeyiz çoğu zaman. Hikayenin merkezinde tek başına durmak egoyu tatmin eder; fakat dengeyle gelen güç, aslında bundan çok daha cezbedicidir. O denge ise, ancak kendimizi susturup benliğimize kulak verdiğimizde ortaya çıkar.




 Belki bir zaman yaratmak, gerçekten mümkündür. Unutmuş rolünü bir kenara bıraktığımız, sadece bize ait olan bir zaman.

 Belki de düşündüğümüzden çok daha yakındır.

Popular posts from this blog

Süper Katı Işık

Evreka Yanılgısı

Kuraldan Çok Kuralcılık