Kapı, Eşiğine Sığmıyor

 Yaşamın, saniyelerimizi bize fidyeci bir tüccar misali geri sattığı bu devasa pazaryerinde, trajedimiz ne büyük bir bayağılıkla sahneleniyor. Önümüze atılan sevgi kırıntılarından, o en alt sınırdan tadabildiğimiz yavan duygulardan devasa ve karanlık anlamlar devşirmeye çalışıyoruz; adeta sığ bir çamur birikintisinde okyanusun derinliğini arar gibi. "İnsan ürettikçe başarılıdır" zırvası, modern çağın en sinsi safsatasıdır; içini kanla, terle ve gerçek bir ruhla doldurmadığımız sürece bu cümle, bizi kendi boyunduruğumuza aşık eden bir ninniden ibarettir. İçinde çürüdüğümüz bu tahakküm mekanizmasını hafife alıyoruz, zira aklımızı kaçırmamanın yegane yolu, bu pespaye illüzyona tutunmaktan geçiyor. Peki ama, aksi yöndeki her çığlığı, her isyanı anında ambalajlayıp kendi vitrininde bir tüketim nesnesi olarak satılığa çıkaran bu sinsi leviathan, bizden asıl neyi gasp etti? Ruhumuzun o dizginlenemez, vahşi ateşini mi? Yoksa acı çekme onurumuzu mu?

 İnsan, kibrinin loş koridorlarında yankılanan kendi sesini mutlak hakikat sanma eğilimindedir. Hayat, o acımasız ve çok yüzlü maskesini hepimize farklı açılardan gösterirken, sokaklar ve sahneler "Bakın, BEN bu fikre sahibim!" diye haykıran, fakat inançları uğruna tek bir bedel ödememiş hayalet aktivistlerin tiranlığı altındadır. Bugün, herkes tutkusunu kanıtlamanın peşinde; kimsenin tutkuyu yaşamaya, onun ateşinde kavrulmaya vakti yok. Duygudan yoksun, içi boşaltılmış eserlerin sahipleri, tuvalin veya kağıdın üzerinde devasa bir duygu patlaması yaşandığına bizi ikna etmek için ucuz bir şarlatanlık sergiliyor. Tutku çoktan can verdi; geriye sadece onun maskesini takıp kalabalıklara sergileme telaşı kaldı.

 Öfke, dünyayı değiştirecek o yakıcı güç, artık bilet kesilerek izlenen sığ bir performans sanatına dönüştü. Zihinlerimizin o karanlık hafıza saraylarında, en cafcaflı, en gösterişli kelimelerden örülmüş düşüncelerimizi birer dokunulmaz eser gibi camekanların ardına diziyor, gelen geçenin bu steril isyana tapınmasını bekliyoruz. Herkesin kafasında, teoride tıkır tıkır işleyen ve bizi yarım asır öteye taşıyacağı iddia edilen o harikulade fikirler var. Peki bu kusursuz teoriler, neden pratiğin sert duvarına çarptığında paramparça oluyorlar?

 Çünkü bu fikirlerin mimarları, hayatın o çiğ, kanatan ve kirli dokusunu hiç tanımadılar. Işığın değerini anlamak için karanlığın en derin, en zifiri tonlarıyla yüzleşmek gerekirken; bilmeye dair içlerinde filizlenen o cılız heves, tam da yıktıklarını sandıkları sistemin çarkları arasında, kendi kibirlerinin dişlilerinde ezilip gitti.

 Elbette ki bu zehirli oklar, yaşamın o ezici, nefes kesici yükünü sırtlanıp, hayati keşfetmekten ziyade salt hayatta kalabilmek için etini dişine takanlara yöneltilmemiştir. Bu sözler, kendi konforlu buhranlarında yolu bulamayacak kadar şanslı olan o "aptal akıllılara"dır. Zira etrafımızı saran bu absürt tiyatronun içinde, koyu ve melankolik bir anlam arayışında kaybolmak da, tıpkı siyah ipek bir kumaşın tene dokunuşu gibi, bedeli hayli ağır ödenen burjuva bir lükstür. Dışarıdaki o dondurucu gerçeklik, bütün bu şatafatlı ve felsefi kelimeleri tek bir rakamın altında ezip geçer; bütün o yüksek idealler, bütün o derin isyanlar, pazar yerindeki bir fiyat etiketine toslar. Dolar 44. Neyse.

 Üretmek ve tüketmek arasındaki o bitmek bilmeyen hezeyanda, sistemin her saniyemizi fidyecilik usulüyle bize tekrardan sattığı bu devasa pazaryerinde, unutturulmak istenen şey bellidir: Keşfetmek ve hissetmek. Akıl ve zihnin, insanı o mutlak aydınlığa çıkaracak tek gerçek olduğuna sarsılmaz bir inançla bağlı biri olarak, hayatım boyunca tökezlediğim o meçhul nokta; aslında neden tökezlediğimi dahi anlamak istemediğim bir kör dövüşütür.

 Modern zamanın o steril, ambalajlanmış ideolojileri arasında, "astroloji" denilen o yanlış hesaplanmış safsatalara karşı duyduğum keskin ön yargı, rasyonaliteye olan sadakatimin bir nişanesiydi. Sevdiğim bir dostumla dahi aramı açacak kadar yüksek sesle haykırdığım bu fikirler, teorinin o soğuk ve güvenli limanında tıkır tıkır işliyordu. Ancak geçen yıl, hayatımin karanlık bir yüzüyle karşılaştığım o yoğun bakım odasında, bütün bu entelektüel kibir paramparça oldu. Bilincimin yeni yeni uyanmaya başladığı o puslu anlarda, karşımda duran ve zırvaların zırvası olan bir astroloji merakına kapılmış o tatlı hemşire; bana aklımın sunamayacağı bir şifa sundu.

 Teoride kalsaydık, ona ellerindeki hesaplamaların neden yanlış olduğunu, evrenin mekaniğinin bu basit cümlelere sığmayacağını kanıtlamaya çalışan o ‘soğuk derviş’ olurdum. Fakat o an, kendi sessizliğimin ortasında; onun bir görev bilinciyle değil, gerçek bir heyecan ve samimiyetle anlattığı "burç yorumları", ruhsuz bir tıbbi teselliden çok daha derin bir anlam taşıyordu. Onun, nöbeti bitene dek her saniye yanıma koşup arkadaşına anlatır gibi paylaştığı o hayaller ve içtenlik; her durumda, en çok da en zayıf anımda, o içten sevgiye ne kadar muhtaç olduğumu bana acı bir tatlılıkla hatırlattı. Hatırımda kalan şey yıldızların konumu değil, neden orada olduğum bile değil, o unutulmaz minnet duygusuydu. 

 Eğer bu yaşanmışlığın dışından, sadece rasyonel bir pencereden baksaydım; "o haldeki birine söylenecek şey mi bu, kafayı yemişler" der, kestirip atardım. Ama teori, pratiğin o kanatan ve gerçek dokusuna çarptığında patladı. Hislerimiz, zihnimizin o keskin aydınlığının içinde bile, formüllerle açıklanamayan bir boşluğu dolduruyormuş. Zihin, kuşkusuz yolumuzu aydınlatan temel fenerdir; ancak o fenerin içine o sıcaklığı ve ışığı verecek olan şey, sadece soğuk mantık değilmiş. Hayatın o dayanılmaz ve melankolik estetiği, bazen en büyük "zırvaların" içine gizlenmiş bir şefkatle keşfediliyormuş.

 Yaklaşık bir yıllık o zifiri döngüde, sayısız kez yüzleştim bu hakikatle; meğer insan, en büyük yenilgilerini en güvendiği kalelerinin içinde alıyormuş. Kendi zihnime duyduğum o hastalıklı, o steril güvenle; dilimle olmasa bile sessizce, aklımın o soğuk neşteriyle ezdiğim insanların aslında benden fersah fersah önde olduğunu fark etmek... İşte benim için asıl trajedi buydu. Zihnimi aydınlattıkça kalbimdeki o koyu karanlığın bir zararı olmayacağını, o zararın sadece bana ait olduğunu sanmıştım. Oysa bu yanılgı, beni o devasa çarkın en dibinde, en savunmasız halimle ezilmeye mahkum etmiş.

 Ne büyük bir ironi: Her fırsatta cesaretten bahseden ben, meğer herkesin yaptığı o en basit şeyi yapmaktan, yani hissetmekten korkmuşum.

 İçtenlikle söylüyorum, başardılar. Bize hissetmeyi, o çiğ ve saflaşmış duyguyu unutturmayı amaçlayan bu sinsi mekanizma, zaferini bence ilan etmek üzere. Eskiden anlatacak bir şeyim olmadığını düşünürdüm; yaşadıklarımın azlığından değil, hislerimi rasyonel bir süzgeçten geçirmeye bile değer görmeyecek kadar "gereksiz" bulduğumdan. Oysa şimdi, bu sessizliğin bir erdem değil, bir noksanlık olduğunu anlıyorum. Herkes bilsin istiyorum; niyet okumak, o zihinsel jimnastikler yetmiyor. Hissetmek gerek.

 Ördüğümüz o kalın duvarları, o aşılmaz sandığımız kaleleri her zaman zihnimizin kıvrımlarından inşa etmiyoruz. Bazen o duvarlar, bizzat hissetmeyi reddettiğimiz boşluklardan yükseliyor. Şunu artık biliyorum: Başkaları için, onlara hissettirebildiğimiz kadar varız. Kendimiz içinse, sadece hissedebildiğimiz kadarız.

 Hisler, insanı garip bir ironinin içine fırlatıyor; adeta kuralları sürekli değişen, tekinsiz bir oyun gibi. Ancak şu da bir gerçek ki; eğer bir oyunu kazanmayı kafaya koymuşsak, aslında onun bitmesini de göze almışız demektir. İnsan kaybetmeyi göze alıyorsa, bu genellikle oyunu tekrar oynamak, o heyecanı bir kez daha solumak istediği içindir.

 Bunları toz pembe bir iyimserlikle, sığ bir umutla yazmıyorum; o kadar uzun boylu değil. Fakat zihnimizi o maksimum kapasitede, o en görkemli haliyle kullanmanın yolu, meğer kalbimizin o kontrolsüz desteğinden geçiyormuş. Işığın derinliğini anlamak için gölgenin varlığına muhtaç olduğumuz o chiaroscuro misali; akıl da ancak kalbin o karanlık ve sıcak desteğiyle gerçek bir anlam kazanıyor.

 Biraz geç fark ettim, evet. Belki de bu yüzden bu kadar heyecanlıyım. 

Ama neyse ki, ölüm hariç her şeyin bir çaresi var.


Şimdilik.

Popular posts from this blog

Süper Katı Işık

Evreka Yanılgısı

Kuraldan Çok Kuralcılık