Başa Çıkmakla Başa Çıkmak
Zihin bazen, gerçeğin dikenli yatağında yatmaktansa, bir yalanın kadife örtüsüne sarılmayı seçer. Gerçeğin ağırlığına dayanamayan benlik, onu bükerek daha taşınabilir hale getirir. Bu, bir kaçış değil; bir yeniden yazım çabasıdır. Tıpkı antik bir efsaneyi yeniden kurgulamak gibi. Acıdan doğan bir mitos yaratılır. İnsan, kendi hikayesinin tanrısı olur.
2003 yılında Almanya'da belgelenmiş bir vakada, görme yetisini yıllar önce kaybetmiş bir kadın, çoklu kişilik bozukluğu (DID – Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu) tanısı almıştı. Bu kadın, travmatik geçmişiyle başa çıkmak için zihninde birden fazla benlik yaratmışt ancak, tuhaf olan şuydu; içlerinden bazı “kişilikler” kör değildi. Yani, kadının beyninde görsel korteks hasarsızdı, ancak "esas" kişilik görmeyi reddediyordu. Ne zaman ki travmatik belleğin uzağında şekillenmiş bir başka kişilik devreye girse, kadın birden görmeye başlıyordu. Bu tıbbi olarak şaşırtıcıydı. Çünkü fiziksel gözler aynıydı; yalnızca zihnin kullandığı “benlik” değişiyordu. Bu olgu, modern nörobilimde nadiren rastlanan ama giderek daha fazla ilgi gören bir alanı işaret eder; psikojenik körlük. Gözlerin değil, beynin görmeyi reddetmesidir bu. Genellikle ağır travmalarla bağlantılıdır. Beyin, dayanamayacağı gerçeklikleri siler, bastırır veya erişilemez hale getirir. Bu bastırma yalnızca anıları değil, duyusal sistemleri de etkileyebilir.
Aynı kadında farklı kişiliklerin bazılarının görme yetisine sahip olması ise, dissosiyasyonun ne denli kuvvetli bir savunma mekanizması olduğunu gözler önüne serer. Kişilikler arasındaki sınırlar yalnızca düşünsel değildir; sinir sistemini, algıyı ve duyumsamayı da kapsar. Beyin, inandığı gerçekliği değil, ihtiyacı olan gerçekliği yaratır. Kadının başka bir kişiliğinde görmeye başlaması, yalnızca tıbbi bir mucize değil, varoluşsal bir simgedir. Zihnin ne kadar esneyebileceği, ne kadar bölünebileceği ve ne kadar güçlü bir yalana inandırabileceğidir bu. Akıl, acıya karşı direnirken, bazen kendi elleriyle bir sahte benlik yaratır. O sahte benlik, gerçekliği taşıyabilecek tek kaptır çünkü. Fakat tuhaf bir şekilde, gören odur.
Elbette, bu tür örnekler oldukça uç ve nadir görülür. Oysa gündelik yaşamda çok daha sık karşılaştığımız, gerçeklik algımızı daha ince ama sürekli bir şekilde zorlayan ve çok daha fazla kişinin farkında olmadan içinde sürüklendiği başka bir başa çıkma mekanizması üzerinden durumu daha somut biçimde örneklendirebiliriz.
Hayatta kalmak için geliştirdiğimiz stratejiler, çoğu zaman sessizce şekillenir; çocuklukta farkında olmadan benimsediğimiz bir düşünce tarzı, bir davranış kalıbı, bir kaçış yolu. Başta koruyucu olan bu mekanizmalar, bizi kırılganlığımızdan, acımızdan, tehdit olarak algıladığımız duygulardan uzak tutmak için oradadır. Ancak zamanla bu savunma hatları yerleşik kalelere dönüşür. Baş etmek için sarıldığımız şey, fark etmeden saklandığımız yer olur. Ve o yer zamanla bir hapishaneye dönüşür. İlk anda bizi koruyan, nefes almamıza yardım eden o mekanizma, örneğin inkar, bastırma, aşırı kontrol ya da alaycılık; zamanla duygusal gerçekliğimizi inkar ettiğimiz, ihtiyaçlarımızı bastırdığımız, hayatı aşırı kontrol etmeye çalışırken hiçbir şeyin doğal akışına izin vermediğimiz bir hale evrilir. Artık sorunla değil, çözümle başa çıkmaya çalışıyoruzdur. İşte o anda, coping mekanizması yani başa çıkma stratejilerimiz, bizi korumaktan vazgeçip, dönüşerek zarar vermeye başlar. En büyük kaçış, en büyük tutsaklığa dönüşür.
Maladaptive daydreaming, zihnin acıdan kaçmak için kurduğu kurgusal bir sığınaktır; gerçekliğin soğuk duvarlarına çarpan bir bilincin, içsel tiyatrosuna dönerek hayatta kalma çabasıdır. Bu, aslında bir hayatta kalma mekanizmasıdır, acı çeken bilincin, kendi varlığını taşıyabilmek için kurduğu sahnedir. Birey, varoluşunun taşıyamadığı ağırlığını hayale bölüştürür; çünkü gerçek, bazen taşınamayacak kadar katıdır. Ancak bu sahne kontrolden çıktığında, yaşamın kendisi bir perde arkasına dönüşür. Bilinç, hayalin konforuna sığınırken, irade eylemsizliğe hapsolmaya meyilli hale gelebilir. Zihin, yaşanmamış başarıları, söylenmemiş sözleri, elde edilmemiş sevgileri kendi içinde yaratırken; beden, gündelik varoluşun taleplerine cevap vermekten hicaz duyar gibi reaksiyonlar gösterir. Bilişsel düzeyde bu durum, dikkat sistemlerinin hiperstimülasyonu ve ödül mekanizmasının içsel olarak yeniden yapılandırılmasıyla ilgilidir. Dış dünyanın gerçekliği artık ödül sağlamaz; bunun yerine zihnin kendi içinde kurduğu senaryolar dopamin salınımını tetikleyen yeni “gerçeklik” olur. Böylece kişi, eyleme değil, düşe yönelir. Davranışsal olarak pasiflik, toplumsal kopukluk ve kronik erteleme bu yapının semptomlarıdır. Kontrol yitirilirse, düş artık bir barınak değil, bir bataklıktır. Orada debelenen irade, kurtulmak istese bile zemini bulamaz. Çünkü bu kurgu, kaçış değil; yeni bir esarettir. Ve insan, hayalini yaşayamadan, yaşarken kaybolur.
Kontrolün kaybı, bilişsel süreçlerin ödül sisteminin çarpılmasıyla başlar: gerçekliğin sunduğu ödüller yetersizleşir, dikkat odağı içe kayar; zihin kendi yarattığı hayallerde tatmin aramaya başlar. Bu kaçış, eylemsizliğin ve ertelemenin bilişsel tuzağına dönüşür; zihinsel kaynaklar, gerçek dünyadan koparılır ve böylece başa çıkma, kendi varoluşunun önünde engel haline gelir. Hayal, acıdan kaçmak için yaratılmışken; sonunda acının yerini alır. Bu, insanın kendi yarattığı tanrının kölesi haline gelmesine benzer; hayalin efendisi olmaktan çıkar, onun mahkumu gibi davranılır.
Güçlü bir başa çıkma mekanizması olan bu durum, her ne kadar çok daha sık rastalanabilir olsa da, yaşayan kişilerce genelde anlatılmaz. Çünkü o maladaptive evren özeldir, paylaşılmaya açık değildir. Fakat ne zaman ki, insanın içinde yaşadığı realiteden daha derin bir hal alır, o zaman birinin yardımına ihtiyaç duyarsın. Bu yardım, farkındalık kazanmak için alınmaz her zaman, nasıl ve neden, ne zaman başladığını, bilip söylemezsin, o evrende neler yaşandığını anlatmazsın. Aslında yapılan; kendine bunun bir çözümü olmadığına ikna edebilmek için, belki de o kişiye çok detay vermeden, zorlayarak ve çözmesine müsaade etmeden, bilinçsizce yapılan bir kurnazlıktır. Fakat her şey, her zaman beklediğimiz gibi olmaz. Tam da o kişi, bizi evrenden çıkaracak bir düşünceye dönüşebilir. Bu o kadar fark etmeden gelişir ki, onu o "gerçek dışılığa" yakıştıramadığını kendine itiraf edip gerçek bir yere koymak, başa çıkması ayrı bir hal alır.
Hiç anlatılmayan, bastırılmış gerçek acıların üzerine çekilen laf kalabalıkları, “normal” görünmek uğruna koyulan sessiz kurallar, her şeyi daha karmaşık bir hale getirir. Artık yalnızca duygularla değil, duyguların bastırılmasıyla da başa çıkman gerekir. Ne bir şarkı, ne tanıdık bir doku, ne de o evrende yankılanan bir alarm seni geri getirebilirken, birinin düşüncesi bunu yapabilir. Ama işte bu gerçekliğin tam da kendisi, ona asla anlatılamaz. Çünkü onun düşüncelerinin, varlığının, seni bu iç evrenden geri çağıracak kadar güçlü olduğunu söylemek, aynı zamanda ona bir sorumluluk vermek gibidir. Ve bu yükün ve farkındalığın onun elinde olmasını istemezsin. Bu yüzden, o kişi hiçbir zaman tam olarak neyi değiştirdiğini, seni hangi uykudan uyandırdığını duyamaz.
Yani, her başa çıkma yöntemi, sonunda onunla da başa çıkmak zorunda kalacağın yeni bir yöntemi doğurmaya meyillidir.
Bizim de bu gerçekle başa çıkmamız gerekir.