Bilim bugünlerde “süper katı ışık” diye adlandırılan, ışığın maddeyle dans ettiği yeni bir evreyi keşfetti. İtalya merkezli bir araştırma grubu, “supersolid light” elde etti; ışık hem akıyor hem de kristal yapıda düzenlenebiliyor. Bu yarı madde hali, anlaşılabilir haliyle; ışığın ilerleyen zamanlarda belki de dokunulabilir bir varlık haline gelmesi demektir. Bazı şeyler açıklanamaz, çünkü açıklamaya çalışmak; onları sınırlandırmak olur. Ve bazı hisler, yalnızca yaşanarak doğrulanır. Aşk da bunlardan biridir. Bilim bu duyguyu hormonlara, nörotransmitterlere, belli miktarlarda çikolata kadar dopamin salgılatan geçici bir fenomene ya da sadece çoğalma dürtümüze indirgerken; kimi filozoflar aşkın bir yanılsama, bir zihin oyunu olduğunu söyler. Fakat ne bilim ne de felsefe, bu hissin ruhun köküne nasıl sızdığını tam anlamıyla tarif edebilir. Belki de bu yüzden, aşkı anlamak için bazen evrenin en uç olgularına bakmak gerekir. Örneğin süper katı ışık. Bir şeyin hem ışık hem madde ...
İnsan, daima gerçeği aradığını söyler. Ama aslında, zihinsel huzuru arar. İnsan zihni belirsizliğe dayanamaz. Bu, yalnızca bir duygusal zayıflık değil; evrimsel bir getiridir. Bilişsel psikolojide, özellikle tamamlanmamışlık hali (Zeigarnik etkisi) ve bilişsel tutarlılık teorileri gösterir ki, zihin boşluklara katlanamaz, bu insanın bilincinde huzursukluk yaratır. Ve zihinsel huzur, çoğu zaman bir cevapla gelir fakat bu cevabın doğruluğu her zaman en önemli faktör değildir. İnsan, duyduğu şeyin doğru olup olmadığını değil, ne kadar rahatlatıcı olduğunu ölçer. İşte o andan itibaren, hakikat arayışı yerini ikna arzusuna bırakır.Beyin, tamamlanmamış yapıları fark eder ve tamamlamaya çalışır (Gestalt kuramı). Evraka yanılgısı, bu tamamlayıcı dürtünün, yetersiz bilgiyle doyuma ulaşmasıdır. Duygusal rahatlama geldiğinde, zihinsel sorgu kesilir. Bu da öğrenmenin sonu ve dogmanın başlangıcı olur. Bu, evreka yanılgısının başlangıcıdır. "Buldum" diyen insanın, aslında bul...
İnsan, hayata adım atar atmaz hissetmenin de, hissettiklerine nasıl davranması gerektiğinin de dikte edildiği bir çevreye gözünü açar. Herkesin, kendi yarım görgüsünü tam bir reçeteye dönüştürüp dağıttığı bir dünyada, hissin kendisi değil, ona eşlik etmesi beklenen davranış kalıpları esas alınır. Sevgi, keder, arzu, öfke ya da kabulleniş. Her birine dair nasıl yaşanacağı konusunda uzun listeler uzatılır. Ve ironiktir ki, o listeleri en hararetli şekilde sunanlar, çoğunlukla kendi duygularının izini bile sürememiş, yalnızca başkalarının onayını kovalarken bir sistemin içine sıkışıp kalmış kişilerdir. Bu insanlar, bir yandan sana “şöyle hissetmelisin” derken, diğer yandan kendileri hissedemedikleri için artık yaşamaktan değil, sadece var olmaktan söz ederler. “Matrix’ten çıkmak”, "büyük oyunu görmek", "gerçek güce sahip olmak" isterler ama kablolarına sıkıca tutunurlar. Hayatlarını, yapabildiklerinden çok yapamadıkları üzerinden tanımlarlar. Bu çelişki, aslında hiss...