Aklımızı Kaybettiğimizde, Bizsiz Ne Yapıyor?
Delilik üzerine düşündüğümüzde, genellikle bir çöküş, bir kayboluş, bir sapma olarak ele alırız. Ama belki de delilik; yalnızca aklın kısa süreli bir istifasıdır, yerini ruhun en çıplak haliyle doldurması için. Bize öğretilen tüm sınırlar, duvarlar, kaideler aklın çizdiği haritalardır. O haritalar kaybolduğunda, rotamız kalmaz belki ama gökyüzü çok daha geniş görünür. Mesela maladaptive daydreaming, yani uyumsuz hayal kurma, zihnin bu dünyaya kök salamayacak kadar yoğun olduğu zamanlarda ikinci bir dünya yaratma çabasıdır. İnsan bu dünyayı madem bu kadar sevmiyor, neden kendine bir başkasını kuruyor? Aslında bu hayal dünyası, bir fantezinin değil; ilk gerçekliğin çöküşünden doğmuş ikinci bir varoluşun kalıntısıdır. Yani aklımız, bazen gidecek kadar kırılmıştır. Ya da belki de gerçekliğe fazlaca uyum sağlamak bir tür köleliktir, o yüzden akıl bir süreliğine ipleri bırakır. İşte o anda, aklımızı kaybettiğimizde, geriye kim kalır?
Gerçeklik, çoğu zaman fazlasıyla dar, fazla mantıklı ve fazla tutarlıdır. Oysa insan, içsel varlığının çığlıklarını yalnızca aklını biraz kaybettiğinde duyabilir. Akıl, mantığın muhafızıdır ama ruhun yankılarına karşı sağırdır. Delilik; genellikle, bastırılmış duyguların, ertelenmiş arzuların, unutulmak istenen acıların ve hiçbir yere konulamamış anlamların birikimiyle oluşan bir taşkındır. Fakat bu taşkınlık bazen ruhu temizler. İnsan, bazen kendisini aklının kontrolünden azat etmeden, hakikatini tam anlamıyla hissedemez. Aklını kaybetmek, çoğu zaman bir düşüş gibi görülür. Oysa bazen, düşüş değil, bilinçli bir bırakıştır. Sorumlulukların, beklentilerin, kuralların, kimliklerin yükünü taşıyamayan zihin; bir yerden sonra kendini özgür bırakır. Bu kaçış değil, zaman zaman da bir direniştir; aklın tiranlığına karşı ruhun isyanı. Ruh zaman zaman isyan eder çünkü çoğu zaman dayatılan "gerçekliğin" ses seviyesi çok yüksektir. Bir çığlık gibi yaşarız hayatı; dışarının talepleri, geleneklerin kırbacı, toplumun nabzı, kuralların dikte ettiği kimlikler. Tüm bu seslerin arasında insanın kendi sesi bir fısıltıya dönüşür. İşte o fısıltıyı yeniden duyabilmek için, tüm gürültüyü susturacak tek şey gerekir; aklına biraz müsaade istemek.
Peki, insan aklını yitirdiğinde zihni onsuz ne yapar? Belki bir dağın yamacında göğe konuşur, belki hiç var olmamış bir çocuğa masal anlatır, belki tüm evrenin kalbini kırmadan yeniden yaratabileceğine inanır, belki de yaratılmış her şeyi ateşe verip kül oluşunu izler. Çünkü o anda hesap yoktur, sonuç yoktur, sadece saf ve özgür bir varoluş ihtimali vardır. Ama aklın terk ettiği beden, duygulara zimmetlenir, ve duygular da sandığımız kadar masum değildir. Hisler hesap bilmezler ama unutmazlar da. Geçmişin yankısını bugüne taşırlar, hayali kırıntılarla şimdiye saldırırlar. Bu yüzden delilik, yalnızca bir özgürleşme değil; aynı zamanda bir başıboş bırakılmadır. Her özgürlüğün bir yükü varsa, deliliğin yükü de yönsüzlüktür.
Akıl genellikle savunmadır, denge arayışıdır, yaşanacakları filtreler; ama delilik her şeyi olduğu gibi yaşamanın kendisidir. Böyle anlarda da, her şey daha net görünür. Çünkü duygular, aklın sansüründen özgür kaldıklarında daha yüksek sesle konuşurlar. İşte bu yüzden sanatçılar, yazarlar, düş görenler ve deliler; aynı ırmağın farklı kollarıdır. Her biri gerçeği başka bir yerden arar. Stephen King, "Misery" romanında, "Bir yazarı çırılçıplak soy. Yara izlerini işaret et. O sana her küçük yaranın hikayesini teker teker anlatır. Bir yazar hafıza kaybına uğramaz. Eğer yazar olmak istiyorsan az bir yetenek yeterlidir. Asıl gerekli olan her yara izinin hikayesini hatırlayabilme yeteneğidir. Sanat, güçlü hafıza demektir" der. Aklımızın kısa süreli istifaları, işte bu malzemenin kaynağıdır belki de. Duyguların ipini salmak, acının tonlarını ezberlemek, o tarifsiz boşluğun içindeki titreşimleri duymak için bazen aklımızın gidişi gerekir. Ama bu yalnızca bir özgürlük biçimi değil, aynı zamanda ağır bir sorumluluktur. Çünkü kontrolü kaybetmenin de bir bedeli vardır. Bu bedel, her şeyi daha derin yaşamak olabilir; ama derinlik bazen bataklık da olabilir. Ve ne yazık ki çoğu zaman, toplumsal dünya bu derinliğe değil, yalnızca dengede kalmaya ödül verir. Delilik hali seni içine alır ama geri bırakmayabilir. Bu yüzden de bir nevi trans halidir; orada elde edilen içgörü ya kurtuluşun olur, ya da seni geri dönülmez biçimde dönüştürür.
İnsanın arada sırada aklını kaybetmesi bu yüzden gereklidir. Sıradan olanın sıkıcılığı içinde, ancak akıl gittiğinde diğer tüm duyular keskinleşir. Hafızanın gölgelerinde kaybolan anılar, artık renkli ve sesli hale gelir. O zaman anları yalnızca yaşamakla kalmaz, onları işitirsin, koklarsın, tadarsın. Aklın sustuğu o birkaç dakikada, hayat bir bütün olarak ruhunun içinden geçip gider. Belki de sanat da, tam da bu anların meyvesidir; aklın kıyısında, duyguların tam merkezinde var olan bir olgu. Tıpkı toprağın çatlaması gibi, bir şeylerin yeşermesi için o zemin kırılmalıdır. Aklın sınırları içinde kalan hiçbir şey, kökten dönüşemez. Radikal yenilik çoğunlukla uçlarda olur ve uçlarda akıl yoktur, sezgi vardır, delilik hali vardır, fırtınanın içinden yürüyen bir benlik vardır. Bu kaosla ne yapabileceğimiz de ruhumuzun kapasitesiyle eş değerdir.
Aklımız gittiğinde biz kim oluruz? Bir başka benlik mi, yoksa asıl benliğimiz mi ortaya çıkar? Delilik bir sapma mı, yoksa bize bahşedilen en dürüst deneyim mi? Tüm bu soruların yanıtı, belki de zihnin uzaklaştığı o kısa sürede duyguların fısıltılarına kulak vererek bulunur. Çünkü bazen en yüksek anlamlar, yalnızca aklımızın olmadığı yerde yankılanır. Belki de bu yüzden, içinde kaos taşımayan bir ruh, hiçbir zaman bir yıldız doğuramaz (Nietzsche - Thus Spoke Zarathustra). Her akıl kaybı bir çöküş değil, bazen; daha derin bir hakikatin kıyısında bekleyen yaratım sancısıdır.
İçimizdeki delilikle ne yapabildiğimiz de, belki de asıl kapasitemizi ölçmemiz için en iyi sınavlarımızdan biridir.