El Alem
Bazen öyle anlar gelir ki, hayatın orta yerinde bir duruş, bir susuş olur da, çevremizi saran tüm tanıdıkların birer yabancıdan ibaret olduğunu fark ederiz. Her gün yüzümüze bakan gözlerin, aslında içimizde hiçbir noktaya temas etmediği gerçeği tokat gibi çarpar zihne. O anda, büyük yanılgı çöker; sanki tüm bu hikayede, başkalarının gözünden kurulmuş bir yaşamın içinde oyuncuymuşuz gibi. Solipsist bir yalnızlık değildir bu; tam aksine, herkesin içinde, kimsenin var olmadığı bir farkındalık. Yani varlığın, görünürlükle değil, hissedilirlikle ölçüldüğü o yer. İç’te yankılanan ama dış’ta hiç duyulmayan bir varlık biçimi.
Garip bir ironidir: "El alem ne der?" cümlesi, çoğu zaman en umursamadığımız insanlar için değil, en çok maruz kaldıklarımız için kurulmuştur. Çünkü o "el alem" dediğimiz şey, aslında uzak bir kalabalık değil, bizi en yakından izleyenlerdir. Aile, komşu, eski arkadaş, çocukluk tanıdığı, aynı sınıfta ter dökmüş, aynı binada senelerce yüzünü görmüş ama içini bilmemiş insanlar. Yani “bizi tanıyanlar.” Ve ne tuhaftır ki; bizi sadece geçmişimizle tanıyanların, geleceğimiz hakkında en çok sözü olur. Değişebileceğimizi düşünmezler, çünkü değişim onların hafızasındaki “sen”i bozar. O yüzden seni, bir zamanlar olduklarınla sabitleyip, adeta senin yerine senin hayatını sürdürmeye devam ederler. İşte bu yüzden, en büyük zincir çoğu zaman en yakın halkadan gelir. Ve en fazla “ne yapman gerektiğini” söyleyenler, senin duygularını en çok bastıranlardır. Çünkü seni gözlemlemişlerdir; gözlemiş, anlamadan ezberlemişlerdir. Ezberledikleri bir sen varsın onların kafasında. Ve bu ezber bozulursa, onlar da kim olduklarını şaşırırlar. Çünkü senin dönüşümün, onların durağanlığını açık eder.
Algı, her zaman kişiseldir; ama farkındalık, bir başkaldırıdır. Bu farkındalık insanı yalnız bırakmaz; onu özgürleştirir. Çünkü kalabalığın ortasında hissedilen yalnızlık, çoğunluğun kucağında doğmuş en eski yalandır. Herkesin yoluna diz çökmek, sırf “korkmuyor gibi görünmek” adına kendi yolundan vazgeçmek; işte asıl yalnızlık buradadır.
İnsanlar, sizin iyiliğinizi ister. Elbette. Şüphesiz. Her zaman. Ama o "iyilik", onların tahayyül ettiği bir versiyonunuz içindir. Onların içinde yaşaması kolay bir siz. Suskun ama uyumlu, değişmemiş ama yeterince esnek. Bu yüzden, sınırların dışına çıktığınızda önce "düzeltilmek" istenirsiniz. Çünkü özgürlük, konfor alanı için tehdittir. Değişim, başkasının gözünde her zaman bir sapmadır. Oysa en büyük sınır, başkalarının değil; kendi ellerimizle çizdiğimiz o görünmez çemberdir. Duygusal yatırımların getirdiği yükle, bazen kendi çizdiğimiz sınırın ötesine geçmekte zorlanırız. ma yine de bilmeliyiz ki; bir hayatı yıkmadan, başka bir hayat inşa edilemez. Bir binanın çürümüş temellerine süs kolonlar dikerek sağlamlık hissi yaratılmaz. Eğer yeni bir benlik istiyorsak, mevcut olanın kendiliğinden çökmesine izin vermeliyiz. Dökülmeden dönüşüm olmaz. Ve eğer etrafımızdaki kimse bizi gerçekten tanımıyorsa, belki de onların tanımına hiç ihtiyaç yoktur. Başkasının hikayesinde başrol olmak, kendi hikayemizde figüran kalmaktır. Anlaşılamamak ise, çoğu zaman lanet değil; yön değiştirmek için verilen bir davetiyedir. Belki de o anlaşılmama hali, bize ait olmayan kapıları kapatır, asıl girmemiz gereken kapıyı inşa etmek için elimize bir anahtar tutuşturur.
Tüm hayatı, alışkanlıkları, isimleri, tanıkları ve hatta kendi geçmişini bir kenara bırakmak, toplumun delilik diye yaftalayacağı bir şey olabilir. Oysa en büyük özgürlük, bir geçmişe sadakat duymayı bırakmakla başlar. Kökleri kesilen bir ağaç sanılmaz, yeniden filizlenen bir tohumdur artık. Başlamak, kaçmak değildir; zincirlerin sesini susturmak ve ilk defa kendi adımının yankısını duymaktır. Kendi yankısını duymaya cesareti olmayan herkes için fazla radikal gelen şeyler, kiminin basit bir ihtiyacı olabilir. Ki insanlar iyi ve kötü diye ayrılmaz. Çokça yanıltıcı olduğundan, bu ayrımdan kaçınmak gerekir. İnsanları illa ki bir karşıtlık atfederek ayıracaksak, bu; cesurlar ve korkakların zıtlığıyla yapılmalı. Zira iyilik ve kötülüğün maskesi çok, taklidi kolaydır. Ama cesaretin de korkunun da maskesi ağır, taklidi zordur. Sırf yeniden başlamaya korktuğu için, çürümüş rutinlerinden bir konfor hapishanesi inşa etmiş insanlar, bu ayrımın diğer tarafına asla geçemeyecek olanlardır. Ve asıl özgürlük, en yakından tanınan “o eski sen”in gölgesinden çıkarak, elalemin tanıdığı kişiyi göze alarak terk etmektir. Herkesin tanıdığı versiyonunu öldürmeden, kendini doğuramazsın. Bazen, seni “en iyi tanıyanlara” rağmen yaşarsın. Hatta belki, tam da onlar yüzünden gerçek hayatına başlarsın.
Baştan başlamak demişken; zaman zaman kırık dökük senaryoları onarmak amacıyla atılacak, zoraki adımlarımıza kafa yorduğumuz oluyordur. Ama ihtiyacımız olan şey çok daha basit aslında. Baştan tanışmak. Maskesiz, sorgulamadan, açıklamadan, utanmadan, sıkılmadan. Buna ihtiyacımız var. Hepimizin.