Tanıdık Karanlık

 İnsan, zihinsel sınırlarında yalpalarken en çok kaçtığı şeyin, en derininde gizlenen kendi karanlığı olduğunu fark edebilir. Bu karanlık, öyle basitçe “kötü” diye adlandırılabilecek bir şey değildir. Yıllarca bastırılmış arzuların, gömülmüş vicdan kırıntılarının ve içselleştirilmiş çelişkilerin tortusudur. Ne tam anlamıyla düşman, ne de tamamen yabancı; aksine, insanın en tanıdık suretidir. Belki de çoğu zaman görmemeyi seçtiği bir aynanın öteki yüzüdür. Bilinç, kendini iyiliğe adadığını zannederken, çoğu zaman sadece kusursuzluk yanılsamasına sığınır. Oysa içimizde kıpırdanan o çarpık dürtüler, bastırıldıkça biçim değiştirir, adeta bir virüs gibi ruhun diğer damarlarına sızar. İnsan, en çok kendini tanrılaştırmaya çalıştığında, şeytanla göz göze gelir. Bu karanlıkta da biriyle verilen savaş, çoğunlukla; "Onun gibi olursam, onu daha rahat yenerim" dürtüsüyle başlar.

 İnsanın kalbinde bir uçurum vardır; ne tamamen iyiyle ne de mutlak kötülükle doldurulabilir. İçimizde ikisi de nöbetleşe hüküm sürer; bazen bir ışık parçası gelir, usulca dokunur karanlığa, bazen bir gölge sızar, en aydınlık köşeyi lekeler. Kendisini karanlığa karşı savaşa çağırdığında aslında kendi içine çağırılır. Burası, dışarıdaki düşmandan daha sinsi, daha sabırlı, daha inatçı bir muhaliftir.

 Kendini adaletin, doğru olanın, aydınlığın tarafında zanneden insanın en büyük zayıflığı budur; savaşırken kendi aynasını yitirmesi. Yani düşmanla değil, onun gölgesiyle dövüşürken, o gölgenin şeklini üzerine giymesi. Sen karanlıkla savaştığında, zulme, ihanete, adaletsizliğe karşı durduğunda, kendini haklı hissedersin. Ama zamanla sorular başlar; “Ben neden bu savaştayım? Bu öfke bana mı ait, yoksa ondan mı geçti bana? Kimi yok etmeye çalışıyorum ve ben neye dönüşüyorum?” Çünkü kötülük çoğu zaman, seni onunla yüzleşmeye zorlayarak seni kendi suretine benzetmek ister. Düşmanın seni öldürmesi onun zaferi değildir, seni kendine benzettiğinde kazanır. O noktada artık sadece onu değil, kendini de yitirirsin.

 İnsanın kendi içinde verdiği bu savaşın en korkunç tarafı, bir noktadan sonra artık dışsal bir düşmanın olmamasıdır. Dışarıda gördüğün düşman, çoğu zaman içindeki çatışmanın bir yansımasıdır. Ona bakarsın, ve onun kötülüğüne karşı yükselirken, içinde ona benzemeye başlayan bir yanın sessizce büyür. “Ben onun gibi değilim” dersin ama zaten onun gibi olmaya başlamışsındır. Hiddetin onun hiddeti kadar kör, acımasızlığın onunki kadar ince kıyıcı olduğunda, hangi tarafın kazanacağı artık önemli değildir. Sen çoktan kaybetmeye başlamışsındır. İnsan, düşmanı sandığı şeye dönüşmeye başladığında, bu dönüşüm sessiz olur, fark edilmez; çünkü haklılık kisvesi giydirilir. Ama bir süre sonra haklılık, yalnızca vicdanın küflü battaniyesine dönüşür; örtü vardır ama ısı yoktur. Asıl trajedi buradadır; insan kötülüğü sadece dışarıda zannettiği sürece kendini temize çıkarır. Ama kötülük, insanın içindeki kararsızlıktan, korkudan, öfkeden, hatta bazen adalet duygusundan doğar. Kendine yalan söylersin, "ben doğru olanı yapıyorum." Oysa bazen “doğru olan”, sadece kişisel acının bir mazeretidir.

 Karanlıkta savaştayken, kendi içinde bir denge kurman gerekir. Kendi ışığını, yavaş ve sessizce, ama inatla koruman gerekir. Bu ışık, çığlık atan bir kahramanlık değil, bazen sadece susmayı bilmek, bazen affetmek, bazen geri çekilmektir. Çünkü düşmanınla, onun gibi savaşamazsın. Onun silahlarıyla dövüştüğünde, sadece ona hizmet edersin.

 İnsan, ancak kendi içindeki karanlığı tanıdığında, ona hükmetme gücüne sahip olur. Onu bastırarak değil, onunla göz göze gelerek. Kendi karanlığını tanıyan biri, başkasının karanlığına merhamet eder; nefretle değil, anlayışla yaklaşır. Çünkü bilir ki o, başka bir biçimde kendisinden tanıdık bir parça taşıyordur.

 İyilik, çoğu zaman yıkıcı bir gücün karşısında zayıf görünür. Fakat asıl cesaret, kötü olabileceğini bildiğin halde, hatta en kötüsü olma imkanın varken, olmamayı seçmektir. İşte o zaman, yalnızca düşmanı değil, kaderini de yenersin.


Popular posts from this blog

Evreka Yanılgısı

Süper Katı Işık

Gece Notu