Posts

Evreka Yanılgısı

  İnsan, daima gerçeği aradığını söyler. Ama aslında, zihinsel huzuru arar. İnsan zihni belirsizliğe dayanamaz. Bu, yalnızca bir duygusal zayıflık değil; evrimsel bir getiridir.   Bilişsel psikolojide, özellikle tamamlanmamışlık hali (Zeigarnik etkisi) ve bilişsel tutarlılık teorileri gösterir ki, zihin boşluklara katlanamaz, bu insanın bilincinde huzursukluk yaratır. Ve zihinsel huzur, çoğu zaman bir cevapla gelir fakat bu cevabın doğruluğu her zaman en önemli faktör değildir. İnsan, duyduğu şeyin doğru olup olmadığını değil, ne kadar rahatlatıcı olduğunu ölçer. İşte o andan itibaren, hakikat arayışı yerini ikna arzusuna bırakır.Beyin, tamamlanmamış yapıları fark eder ve tamamlamaya çalışır (Gestalt kuramı). Evraka yanılgısı, bu tamamlayıcı dürtünün, yetersiz bilgiyle doyuma ulaşmasıdır. Duygusal rahatlama geldiğinde, zihinsel sorgu kesilir. Bu da öğrenmenin sonu ve dogmanın başlangıcı olur.  Bu, evreka yanılgısının başlangıcıdır. "Buldum" diyen insanın, aslında bul...

Başa Çıkmakla Başa Çıkmak

 Zihin bazen, gerçeğin dikenli yatağında yatmaktansa, bir yalanın kadife örtüsüne sarılmayı seçer. Gerçeğin ağırlığına dayanamayan benlik, onu bükerek daha taşınabilir hale getirir. Bu, bir kaçış değil; bir yeniden yazım çabasıdır. Tıpkı antik bir efsaneyi yeniden kurgulamak gibi. Acıdan doğan bir mitos yaratılır. İnsan, kendi hikayesinin tanrısı olur.  2003 yılında Almanya'da belgelenmiş bir vakada, görme yetisini yıllar önce kaybetmiş bir kadın, çoklu kişilik bozukluğu (DID – Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu) tanısı almıştı. Bu kadın, travmatik geçmişiyle başa çıkmak için zihninde birden fazla benlik yaratmışt ancak, tuhaf olan şuydu; içlerinden bazı “kişilikler” kör değildi. Yani, kadının beyninde görsel korteks hasarsızdı, ancak "esas" kişilik görmeyi reddediyordu. Ne zaman ki travmatik belleğin uzağında şekillenmiş bir başka kişilik devreye girse, kadın birden görmeye başlıyordu. Bu tıbbi olarak şaşırtıcıydı. Çünkü fiziksel gözler aynıydı; yalnızca zihnin kullandığı “be...

Tanıdık Karanlık

 İnsan, zihinsel sınırlarında yalpalarken en çok kaçtığı şeyin, en derininde gizlenen kendi karanlığı olduğunu fark edebilir. Bu karanlık, öyle basitçe “kötü” diye adlandırılabilecek bir şey değildir. Yıllarca bastırılmış arzuların, gömülmüş vicdan kırıntılarının ve içselleştirilmiş çelişkilerin tortusudur. Ne tam anlamıyla düşman, ne de tamamen yabancı; aksine, insanın en tanıdık suretidir. Belki de çoğu zaman görmemeyi seçtiği bir aynanın öteki yüzüdür. Bilinç, kendini iyiliğe adadığını zannederken, çoğu zaman sadece kusursuzluk yanılsamasına sığınır. Oysa içimizde kıpırdanan o çarpık dürtüler, bastırıldıkça biçim değiştirir, adeta bir virüs gibi ruhun diğer damarlarına sızar. İnsan, en çok kendini tanrılaştırmaya çalıştığında, şeytanla göz göze gelir. Bu karanlıkta da biriyle verilen savaş, çoğunlukla; "Onun gibi olursam, onu daha rahat yenerim" dürtüsüyle başlar.  İnsanın kalbinde bir uçurum vardır; ne tamamen iyiyle ne de mutlak kötülükle doldurulabilir. İçimizde ikisi d...

El Alem

 Bazen öyle anlar gelir ki, hayatın orta yerinde bir duruş, bir susuş olur da, çevremizi saran tüm tanıdıkların birer yabancıdan ibaret olduğunu fark ederiz. Her gün yüzümüze bakan gözlerin, aslında içimizde hiçbir noktaya temas etmediği gerçeği tokat gibi çarpar zihne. O anda, büyük yanılgı çöker; sanki tüm bu hikayede, başkalarının gözünden kurulmuş bir yaşamın içinde oyuncuymuşuz gibi. Solipsist bir yalnızlık değildir bu; tam aksine, herkesin içinde, kimsenin var olmadığı bir farkındalık. Yani varlığın, görünürlükle değil, hissedilirlikle ölçüldüğü o yer. İç’te yankılanan ama dış’ta hiç duyulmayan bir varlık biçimi.  Garip bir ironidir: "El alem ne der?" cümlesi, çoğu zaman en umursamadığımız insanlar için değil, en çok maruz kaldıklarımız için kurulmuştur. Çünkü o "el alem" dediğimiz şey, aslında uzak bir kalabalık değil, bizi en yakından izleyenlerdir. Aile, komşu, eski arkadaş, çocukluk tanıdığı, aynı sınıfta ter dökmüş, aynı binada senelerce yüzünü görmüş ama...

Kuraldan Çok Kuralcılık

 İnsan, hayata adım atar atmaz hissetmenin de, hissettiklerine nasıl davranması gerektiğinin de dikte edildiği bir çevreye gözünü açar. Herkesin, kendi yarım görgüsünü tam bir reçeteye dönüştürüp dağıttığı bir dünyada, hissin kendisi değil, ona eşlik etmesi beklenen davranış kalıpları esas alınır. Sevgi, keder, arzu, öfke ya da kabulleniş. Her birine dair nasıl yaşanacağı konusunda uzun listeler uzatılır. Ve ironiktir ki, o listeleri en hararetli şekilde sunanlar, çoğunlukla kendi duygularının izini bile sürememiş, yalnızca başkalarının onayını kovalarken bir sistemin içine sıkışıp kalmış kişilerdir.  Bu insanlar, bir yandan sana “şöyle hissetmelisin” derken, diğer yandan kendileri hissedemedikleri için artık yaşamaktan değil, sadece var olmaktan söz ederler. “Matrix’ten çıkmak”, "büyük oyunu görmek", "gerçek güce sahip olmak" isterler ama kablolarına sıkıca tutunurlar. Hayatlarını, yapabildiklerinden çok yapamadıkları üzerinden tanımlarlar. Bu çelişki, aslında hiss...

Gece Notu

 İnsan, içindeki yankının bir başka zihinde kendiliğinden çınladığını fark ettiğinde, bir şeyler yerinden oynar. Benlik, artık yalnız bir yapı değildir; sızdırır. Başka bir zihnin varlığı içeri dolmaya başlar, görünmeden, sormadan, izin almadan. Bir misafir gibi değil, bir hayalet gibi. Ve bazı hayaletler, ne kovulabilir ne de ağırlanabilir.  Bu durum, neredeyse delüzyonel bir his yaratır. Çünkü akıl, karşısındakini “tanıma” hissini zamana ya da deneyime dayandırmak ister ama bu tür bir senkronizasyon hiçbir zamana, mekana, hatta nedene bağlı değildir. O yüzden rahatsız edicidir. Ama aynı zamanda yatıştırıcıdır da. Çünkü insan kendi benzerini bulduğunda, kendi kendine verdiği tüm anlamların dış dünyada da yankılandığını fark eder. Bu hem muazzam bir yalnızlık ilacı, hem de yeni bir yalnızlık sebebidir. Zira artık yalnızlık “anlaşılmamaktan” değil, “anlaşıldığını fark edenin ne yapacağını bilememesinden” doğar.  Bu tür bir bağlantı, bir tanışma hali olmaktan çıkıp, bir nev...

Aklımızı Kaybettiğimizde, Bizsiz Ne Yapıyor?

 Delilik üzerine düşündüğümüzde, genellikle bir çöküş, bir kayboluş, bir sapma olarak ele alırız. Ama belki de delilik; yalnızca aklın kısa süreli bir istifasıdır, yerini ruhun en çıplak haliyle doldurması için. Bize öğretilen tüm sınırlar, duvarlar, kaideler aklın çizdiği haritalardır. O haritalar kaybolduğunda, rotamız kalmaz belki ama gökyüzü çok daha geniş görünür. Mesela maladaptive daydreaming, yani uyumsuz hayal kurma, zihnin bu dünyaya kök salamayacak kadar yoğun olduğu zamanlarda ikinci bir dünya yaratma çabasıdır. İnsan bu dünyayı madem bu kadar sevmiyor, neden kendine bir başkasını kuruyor?  Aslında bu hayal dünyası, bir fantezinin değil; ilk gerçekliğin çöküşünden doğmuş ikinci bir varoluşun kalıntısıdır. Yani aklımız, bazen gidecek kadar kırılmıştır. Ya da belki de gerçekliğe fazlaca uyum sağlamak bir tür köleliktir, o yüzden akıl bir süreliğine ipleri bırakır. İşte o anda, aklımızı kaybettiğimizde, geriye kim kalır?   Gerçeklik, çoğu zaman fazlasıyla dar, fa...